Benim güzel yalanlarım vardı. Yüksek sesle söylense anlamını yitirirdi belki ama kafamın içinde dolaşıp dururlardı. Bana her şeyin iyi gideceğini, işlerin yoluna koyulacağını fısıldarlardı. Bir saniye olsun inanmadım onlara. Fakat yine de orada olduklarını bilmek iyi hissettirirdi. Hâlâ umudum var demekti bu. Çabalamaya gücüm var hâlâ. Hayatımdaki kimi insanlar da böyle oldular benim için. Sözler, gözler hepsi yalandı fakat yine de iyi hissettirmişti nasılsa. Kafamın içinde kurduğum sahnenin başrolleri hayatımın figüranları bile değildi belki de. Oysa onlara yüklediğim anlam, bana manevi olarak ifade ettikleri değer; her şeyi bırakmaya yeltendiğimde güç verdiler bana. Bir sonraki sahneye geçip oynamaya devam etmek için bir nedenim oldu. Ellerim oldu aniden, uzanıp da tutabilecek ellerim oldu. Belki de uzansam çok uzaktalardı ama bir gün onlara erişme ihtimalim anlamlıydı, güzeldi. Yalanlarım hep doyururdu beni. Bomboş bir tabak ve toz pembe gözlükler getirirlerdi bana. Baktıkça doygunluk hisseder; dokunmaya, tatmaya gerek görmezdim. Pekâlâ, mutluydum. Mutluluk nedir bilmiyordum. Tam da bu yüzden mutluydum belki de. Anın içindeyken iyi hissetmek, gülmek yetmişti belli ki. Belki doğrusu da buydu. Doyumsuz ve tatminsizleşmeye başlamam mutluluk kavramını uzun zamanlı, derinlikli bir yapıda inceleme arzumla eş zamanlıydı. Ne zaman ki hayat boyu mutluluğun peşine düştüm, giderek uzaklaştı elimdeki mutluluk zerresi de benden. Bitmek bilmez bir arayışa koyuldum. Önce burnumun üstüne düştü gözlüklerim, tamamen çıkardım sonra. Çırılçıplak baktım hayata, sevmedim renklerini. Fakat o pembe de artık eskisi gibi değildi, tekrar taktığımda gözlüklerimi. Gerçeklerin kulak tırmalayıcı ezgisinden kaçmak için kulak verdiğim yalanların tatlı melodisi beni bağlamıyordu artık. Hiçbir türlü gürültü kesilmiyordu. Bir şeyler söylemeye devam ediyordu bana aynı monoton tını. En kötüsü de etrafıma baktığımda o insanları göremiyordum. Boşluğa uzanıyordu ellerim şimdi, yalnız ve kimsesiz. Ağlıyordu gözlerim ince ince, sessiz sessiz… Toz pembe günlerin özlemi akıyordu yanaklarımdan, soluk ve bir o kadar renksiz. Bir çeşit araftaydım sanki; gerçekleri kabullenemiyor fakat yalanlarla da yaşayamıyordum. Sıkıca kapadım gözlerimi. Karanlığımda hayatın solgun renklerini özleyene kadar. Bir kenara bıraktım renkleri ve çizgilere odaklandım. Renkler hep değişse de onlar sabit kalıyordu çünkü. O gün bugündür önümdeki örüntüyü takipteyim durmaksızın. Daha az bakıyorum sağıma soluma, genellikle ileriye veriyorum odağımı. Mutlu muyum? Emin değilim… Mutluluğun tanımını bile tam olarak yapabildiğim söylenemez. Ama en azından mutsuz da değilim gerçek dışı beklentiler içinde. Renkleri de neredeyse unuttum sayılır. Arada bir tanıdık bir kokuda, sıcak bir sarılmada gözümün önüne gelir gibi oluyor ama hallediyorum, halledeceğim… Yaşıyorum işte, herkes gibi kendi gerçeklerimle!
Yazar: Portakal Çiçeği


