İnceliyorsun yaşadığın yeri. Her gün önünden geçtiğin dar sokaklar ayrı bir hüzünlü görünüyor bugün. Ürkek adımların anın büyüsünü bozmaktan çekinircesine yavaş. İçindeki melankolinin yağmur damlalarıyla oluşturduğu ahengi izliyorsun. Semanın da kederine eşlik ettiğini, seninle kasvete büründüğünü bilmek daha az yalnız hissettiriyor belki de. Yine ağır adımlarla çıkıyorsun dar sokaklardan, meydana doğru. Tutunacak bir dalın kaldı mı diye düşünüyorsun kendi kendine. Gidecek bir yerin, uygulanacak bir planın olmalı mutlaka. Halbuki senin en nefret ettiğin şey değil mi bu? Spontaneden uzak, çizgileri belli planlar. Daima kendini bir kalıba sokmaktan korktun. Her şeyden biraz olmak isterken şimdi hiç kimse oldun. Ne sığınacak bir liman var ne de ağlayacak bir omuz. Sevdiğin insanları nasıl ittiğini, ayağına gelen fırsatları nasıl biter birer teptiğini hatırlıyorsun. Öylesine çok şey geçiyor ki kafandan dayanamıyorsun. Küçük cep defterini ve kalemini buluyor ellerin, ceplerini yarım yamalak yoklayarak. Bütün düşüncelerini serbest bırakıyorsun, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur misali. Ağlıyorsun satırlara. Gözlerindeki buğudan mı bulanık etraf yoksa seni umursamazca süratle akıp gidişinden mi hayatın, düşünüyorsun. Bir yanıt bulamayınca çöküyorsun bir ağacın dibine, biraz soluklanmak niyetiyle. Hız kesmeden birbiriyle çarpışan düşüncelerinse seslerini biraz olsun kısmıyorlar. Ellerini kapatıyorsun kulaklarına. Duymamak için kendini. Halbuki yaptığın işe yaramaz bir hamle. Ellerinle dış dünyadaki sesleri pekâlâ bastırabilirsin fakat içindekilere uzanıp da dokunamazsın bile. Kafanın içindeki çığlıklardan kulaklarını tıkayarak kaçamazsın. İçindeki yaraları iğne iplikle dikemez, bir bandajla saramazsın. Ve en önemlisi, ruhunu kemiren o büyük boşluğun içini somut unsurlarla dolduramazsın.

Yazar: Portakal Çiçeği