“Geliyorlar Oğuzhan”

“Kim efendim?”

“Bir şeyler geliyor, Oğuzhan. Yoğun, tanımlaması zor.”

“Anlamadım efendim.”

“Oğuzhan, ikimiz de biliyoruz; ben yürürken arkamda bir sis bulutu gibi ilerleyen düşünceler var, kafamın içi cam parçaları ile doluymuş gibi hissettiren fikirler. Ve etrafımda, o sisin içinde boğulmaya bile layık olmayan, tanrı tarafından iyi niyetle damgalandığını sanan bir sığır sürüsü… Adımlarım hızlandıkça sis hacmini arttırıyor; önce sağıma, sonra soluma… Nereye dönsem sis. Ancak ayaklarıma bakıyorum istemsiz bir çaresizlik içinde yürümeye devam ediyor çünkü yapabileceği başka hiçbir şey yok. Ama işte kafamı aşağıya eğdiğim anda gardımı da indirmiş oluyorum, sis her yeri kaplamış. Peki bu bir ruh hali mi, insanı bir durum mu? Bunun için büyük ustanın tanımını kullanmak en doğrusu olur bu “Bulantı”.

Sis adeta vücuduma nüfuz ediyor ve benliğimi söküyor. Ben de onunla paralel olarak düşünüyorum; içimden, sol elimle sağ omuzumu tutup bütün derimi yırtıp atmak geliyor. Dikenli telleri avuçlamak istiyorum; bulantıyı bastırmak için derin bir acı arzusuyla kıvranıyorum. Diyorum ki, ‘Keşke bir asker olsaydım ve erken yaşta vurulsaydım.’ Bulantıya katlanmak zorunda olmazdım; diğer binlerce insan gibi, bir aziz olduğumu düşünerek ölebilirdim.”

“Efendim, kendinizi yalnız mı hissediyorsunuz?”

“Hayır, yalnız değilim. Bu düşünceler beni her an çevreliyor.”

“Efendim, bu durumu biriyle mi konuşsanız?”

“Seninle konuşuyorum ya Oğuzhan.”

 “Efendim, şu an konuştuğunuz tek şey, kaleminizin kağıt üzerindeki izleri… Gerçekten biriyle mi konuşuyorsunuz, yoksa kendi kendinize mi?” 

Yazar: Lacivert